SEMBOLLER SAYFASINA DÖN

“Yorumlanmamış bir rüya, okunmamış bir mektuba benzer.”

                                                                   Talmud, Berachot

 

Rüyalarımızı anlamak, yalnız kendimizi değil başkalarını da anlamamızı sağlar. Rüyaları analiz etmek hem kişisel hem herkesle paylaşılan iç dünyaya giriş sağlar, orijinal ve şiirsel bir deneyimdir.

İnsanlara mantığa ve dış dünyaya yönelik davranış biçimleri ve değerler öğretilir. Günümüz kültüründe rüya gibi şeylere yer yoktur. Oysa rüyalarımız en derin ve en yüce güçlerimiz ve yeteneklerimizin yansımalarıdır. Rüyaların ne olduğu konusunda bir çok farklı görüş ve iddialar vardır. Ama hiç tartışmasız, hepsinin ortak olan tek yanı, rüyaların tümünün bir anlama ve bir özelliğe sahip olmalarıdır. Rüyaların anlamlı olması demek, eğer anlayabilirsek, onların bize önemli mesajlar iletmeleri demektir. Rüyaların bir özelliğe sahip olmaları ise, rüyada hiçbir zaman gereksiz şeylerin görülmemesinden kaynaklanır. Rüyalarımızda bize iletilen şeyler, soyut birer görüntü şeklinde olabilirler. Ama anlatmak istedikleri şeyler, kişiliğimizin somut gerçekleri ile ilgilidir.

Rüyaları anlamak için asıl dikkatimizi "uyku haline" ve uykunun, ruhumuz üzerine etkilerine çevirmemiz gerekir. Fizyolojik açıdan uyku, bedenimizin dinlendiği ve kendini yenilediği bir süreçtir. Fakat psikolojik açıdan uyku olayı biraz daha farklıdır. Bu açıdan yapılan bir değerlendirmede, uykunun, çevremizle olan alış-verişin ve etkileşimin bir süre için kesilmesi demek olduğu ortaya çıkacaktır. Uyumakla uyanık olmak arasındaki bu biyolojik ve psikolojik fark, hayatımızdaki diğer davranışlar arasındaki farklılıktan çok daha büyüktür.

Uyanık iken; düşünce ve duygularımızı, çevremizde yaşayabilmek, çevremizi değiştirmek ve kendimizi koruyabilmek için kullanırız. Böyle bir durumda insan, dünyasal gerçekliğe de egemen olan kanunların etkisi altındadır. Bunun anlamı, uyanık iken, zaman ve mekan kurallarına sıkı sıkıya bağlı olmamız demektir. Uyuduğumuz zaman ise, artık çevremizle ilgilenmekten vazgeçer ve tamamen içimize kapanırız. Aynı zamanda da uyanıkken yaşamadığımız bir özgürlüğe kavuşuruz. Çünkü çalışma, saldırma ve savunma görevlerimizden kurtulmuşuzdur. Artık "dış dünyada" önemli olan şeylerle ilgilenme zorunluluğu ortadan kalkmıştır.

Uyurken, gözlerimizi kendimize çeviririz ve yalnızca kendimizle ilgileniriz. Rüyalarımızda, neden-sonuç imparatorluğunun yerini, özgürlük imparatorluğu almıştır. Rüyalarımızda da bir mantık sistemi vardır. Ama bu mantık sistemi, günboyu uyduğumuz mantık kurallarının oluşturduğu sistemden çok farklıdır. Burada aklımızdan çok, duygularımızın ve içsel sesimizin egemen olduğu bir sistemden söz etmemiz daha doğrudur.

İnsanların çevreleriyle ilişkiye girmesi varoluş işlevlerinden birisidir. Düşünmeyi, başka insanları gözleyerek ve başka insanlar tarafından eğitilerek öğreniyoruz. Sahip olduğumuz duygusal, entellektüel ve sanatsal özelliklerimiz de zaman içinde oluşuyor. Bu oluşumu, toplum tarafından daha önceden yaratılmış eserlerden ve tecrübelerden faydalanarak gerçekleştiriyoruz. Sevmeyi ve sevdiklerimize ilgi göstermeyi bile bize içinde bulunduğumuz toplum öğretiyor. Aynı yolla, başkalarından korkarak sahip olduğumuz bencilliğimizi ve düşmanca dürtülerimizi yenmeyi ya da sınırlandırmayı öğreniyoruz.

Öyleyse şunları sorabiliriz: "İnsanlar tarafından yaratılan dış gerçeklik (yani, toplum ve kültür) anlatıldığı kadar olumlu mudur? Bizim içsel ve kim olduğumuzu belirten ihtiyaçlarımızı karşılayabilir mi?

İnsanların yarattığı kültürlerin, yalnızca geliştirici ve olumlu etkilere sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü kültürler entellektüel ve ahlaki yapımız üzerinde olumsuz etkiler de yapmaktadırlar. Uygarlıklar insanları birbirlerine bağlı ve bağımlı yapmıştır. İnsanlık tarihi içinde maddi üretim imkanları bugüne dek insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmıştır. Yani yemek masasına oturmak isteyenlerin sayısı çok olmasına rağmen, masada yalnızca bir kaç kişilik yer vardır. Masaya oturabilmiş güçlü kişiler de, kendi yerlerini korumakla meşguldürler. Sevgi denilen şey, insanlığın yarattığı en yüce, fakat aynı zamanda ulaşılması da o denli zor olan bir eserdir. Oysa içinde yaşadıkları toplumlar onlara, kendileri için tehlike yaratanların ezilmeleri gerektiğini söylemektedirler. İşte o zaman azınlıktakiler, çoğunluğu oluşturan insanların üzerinde bir egemenlik yaratmaları gerektiğine inanmaya başlar ve kendi imtiyazlarını ve güçlerini korumak için, düşünce ve duyguları baskı altına almaya çalışırlar. Ama bu egemenliği kurma sürecinde hem çoğunluk hem de azınlık, ruhsal yönden geri gider. Öylesine ki, artık gardiyan bekçiliğini yaptığı hapishanenin bir mahkumu haline gelir. Böylelikle "seçkin" olmayanları idare eden "elit" sınıf da kendi yarattığı dar kalıpların tutsağı olur, yüksek ahlakı savunanlar kendi doğal ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak duruma gelirler. Sonuçta, idare edilenler ve idare edenler de asıl insancıl görevlerinden saparlar. Oysa bu asli görevler, insanca hissetmeyi ve düşünmeyi, herkeste bulunan akıl ve sevgi gücünü, potansiyelleri geliştirmeyi ve desteklemeyi amaçlamaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca görülen böyle bir farklılaşma ve değişim sürecinde, insanların karakterleri de bozulmuştur. Gerçek insanın yapısına ters düşen hedef ve amaçlar ön plana çıkmaya başlamıştır. Bunun sonucunda iç huzuru kaybolan insanlar, eksiklik ve bozukluklarını dengeleyebilmek için "meşhur olmak", "dikkat çekmek" gibi garip olaylara başvurmaya başlamışlardır. İnsanlar artık kendilerini bir ürün ya da bir eşya olarak görmektedirler. Onurlu olmak kendini pazarlayabilmek ya da başarılı olmak ile ölçülmeye başlanmıştır. Ayrıca her an, kendilerine ait ve hayat biçimlerine yönelik birçok olumsuz fikrin etkisi altında kalırlar.

Okuma-yazma oranının artması ve kitle iletişim araçlarının inanılmaz biçimde yaygınlaşmasıyla beraber, birçok kültürel klişeler yaratılmıştır. Bu klişeler ilkel kabilelerdeki katı kuralları aratmayacak bir düzeye ulaşmıştır. Günümüz insanı, her yönden gelen yoğun bir "gürültünün" esiri ve hatta kurbanıdır. Gerçeği temsil ettiği iddia edilen yalancı bir akılcılık, normal düşünceyi temsil ettiği iddia edilen saçmalıklar, büyük bilginlerin ulaşılmaz gözüyle bakılan bilgelikleri ve bunların yarattığı entelektüel tembellik ve korkaklık, bize, doyumluluk, onur ve gerçeklik diye yutturulmaya çalışılmaktadır.

Uyuduğumuzda, bütün bu olumsuz gürültülerden kurtulur ve kendimizle başbaşa kalabiliriz. Böylece rahatsız edilmeden kendimizi dinleyebilme imkanı buluruz. O zaman en derin ve en değerli duygularımız ve düşüncelerimize rüyalarımızda dokunabiliriz. Uyuduğumuzda, içinde bulunduğumuz kültürel ortam ile bütün ilişkilerimizi keseriz. Bundan dolayı, hem iyi yönlerimiz hem de kötü yönlerimiz kendilerini kolayca gerçekleştirme imkanına kavuşurlar. Böyle olunca da rüyalarımızda, toplumun kuralları aşılmış olur. Artık rahatlıkla bir ahlaksızlık işleyebilir ya da bütün namus kurallarını ezip geçebiliriz. Ama yine aynı nedenden dolayı da, bilgeliğimiz ve zekamız hiç bir engel veya kısıtlama görmeden kendini gösterebilir.

Derleyen: Ayşem Aksoy

(Erich Fromm, Rüyalar, Masallar, Mitoslar)

 

"Çevremizin bize zorla giydirdiği kıyafeti uykumuzda üstümüzden çekip atarız.

Böylece (ve ancak o zaman) bize belki de ürkütücü gelebilecek bir özgürlüğün farkına varırız.

Rüyasal gerçeklik içinde artık her arzumuz gerçek olabilir. Usta bir insan, kendisini anlayabilmek için, rüyalarını anlamaya çalışır.

Ama bu, ayrıntılara takılmış bir çaba olmaktan çok, kişiliğin genel kalitesini anlamaya yöneliktir.”

Emerson

 

SEMBOLLER SAYFASINA DÖN